top of page
  • Yazarın fotoğrafıBuğra Aydınoğlu

Tanıdık

Arabanın arka koltuğunda oturuyordum camın buğusuna kalp çizdiğimde. Şimdiye kadar yaptığım bütün arka koltuk yolculukları gibi sıkıcıydı benim için bu da. Durduk yere verilen çiş molaları, en güzel manzaralarda ayağını gazdan çekmeyen şoför arkadaş, olup olmadık zamanlarda yanan kırmızı ışıklar, elindeki pet şişeyle cama su sıkıp silmeye çalışan küçük çocuklar… Yine de uzun yola çıktığında derin düşüncelere dalmaya hep bir şekilde zaman bulur ya insan, yine öyle oldu. 

Tanıdık yollardan geçiyorduk aslında. Daha önce onunla da defalarca geçtiğimiz, bildiğimiz, belki birlikte güldüğümüz belki birlikte sustuğumuz yollardı. Gideceğiniz yeri biliyorsanız yolun da ne zaman nasıl biteceğini bilirsiniz. Oysa bir ilişki için bu tam tersidir. Nasıl bir şey yaşarsanız yaşayın onun ne zaman ve nasıl biteceğini bilemezsiniz. Ama neticede ilişkiniz de yollarla aynı kaderi yaşar. Bitersiniz.

Düzen böyle işler; küçük kıvılcımlar her zaman bütün bir binayı yakacak kadar büyük yangınlar yaratacak gücü içinde barındırır. Aşk da aynı şekilde filizlenir kalpte. Bazen bir gülüş, bazen küçük bir bakış, bazen daha önce adını bile bilmediğiniz bir duygu. Sonra kalp atışları hızlanır, vücut sıcaklığı artar, yüzünüzde saçma tebessümlerle sürekli birlikte vakit geçirme hissi kapınızı çalar. İlk buluşmalar hep kahve eşliğinde sakin sakin konuşulacak bir mekanda yapılırken, sonrakiler vur patlasın çal oynasın, rakıyla dolan kadehler kısa sürede boşalsın, meze tabakları tazelensine döner. Tatil planları yapılır, planların bir bölümü iptal edilir ama o yaz illa ki bir yere gidilir. Gidilen yerlerde küçük tatlı jestler, sürprizler, manzara eşliğinde şaraplar, buranın şusu çok iyidir, busu çok meşhurdur bilgileriyle göz boyamalar. 

Yine de kendini hiç geri çekmez insan, güzel gün batımları güzel sevişmelere gebedir bunu bilirsin. Deniz kokusunu sevgilinin boynundan içine çekmek, tuzunu dudaklarından tatmak dünyanın en güzel yemeğinden daha lezzetlidir. Başka hiç bir sos istemezsin nefesinden başka. En güzel günaydın, o gözlerini senin yüzünde gezdirirken uyandığındadır. Kahveyi bir değil de iki kişilik demlemek, tazeliği sadece fırından aldığın ekmekte değil, o ekmeği almaya giderken duyduğun heyecanda hissetmek. 

Ritüeller, hiç bitmeyecek sandığın heyecanlar, yıl dönümleri, doğum günleri birbirini kovalar ve ben bunun sırf insanlar para kazansın diye icat edildiğini düşünüyorum denilen tüm günlerde beklenilen hediyeler. Birlikte gidilen konserler, arkadaş ortamları, o ortamlarda ilk defa tanıdığın birden fazla insanın sana verdiği yersiz gerginlikler, günün sonunda acaba benim hakkımda ne düşündüler diye kaçan uykular. 

Tüm bunlarla birlikte sırtından akar gider zaman. Aynanın sırrı dökülmeye başlar. Yansıman değişir, davranışların değişir, sen değiştikçe karşındaki de değişir. Görüntü bozulur. Azalırsın. Eksilirsin. Eksilir her şey. Günaydın demek zor gelir. Uyandığında ilk işin o mesajı atmak değildir artık. Unuttumlar, işe geç kalmıştımlar havalarda uçuşur. Sonra şarjının bitecek olması senin için sorun olmaktan çıkmıştır çoktan. 

Her şey onu tanımadan önceki rutinine döner. Bir müzik açarsın sabah uyandığında. Kahveyi tek kişilik yaparsın, sigarayı iki kişilik içersin. Kulağında aynı mısralar döner durur:


günler birbirinin ardına geçer

bilmem neden düne dönüyorum

nehir akar yarın olur bugün

neden aynı yerde duruyorum


derdim kendine bir son bulur

insan kendine bir yol

aramayı bırakırsa

insan kendine bir son

sırtından akar gider zaman

buldum içimde bir yol

aramayı bırakınca


günler birbirinin ardına geçer

neden aynı yeri dövüyorum

nehir başka ben başkayım neden

orda olmayanı görüyorum


derdim kendine bir son bulur

insan kendine bir yol

aramayı bırakırsa

insan kendine bir son

sırtından akar gider zaman

buldum içimde bir yol

aramayı bırakınca


bilmem hiç yağmur yağacak mı

kaybolduğum çöllere

bir vahayı deniz sandım...





댓글


bottom of page