top of page
  • Yazarın fotoğrafıBuğra Aydınoğlu

Yalnız Yolu Sevmişim... Bl-3

Nedim kafasını kaldırdığında hüngür hüngür ağlamaya başladı. Firuze koşarak geldi dışarıya Nedim’in ağlama sesini duyup. Muazzez’i hiç görmemişti. Ama anladı o an zamanda geçmişe uzanan bir yolculuk yapıldığını ve dondu kaldı. Canı yanmıştı ve karşısında geçmişi yüzünden kalbi acıyan bir adamı gördüğünde daha da çok yanıyordu. Firuze sustu. İçeri geçti. Muazzez Nedim’den özür dilemeye kalktı. Nedim ağlıyordu. Koskoca adam hüngür hüngür ağlıyordu, kendini koşar adımlarla sokağa atarken geriye dönüp bakmamıştı bile. Firuze’ye bile…


Yıllarca kovaladığı, görmek icin can attığı ve ondan vazgeçen kadın şimdi dimdik çıkmıştı karşısına. Pişmandı fakat dimdik duruyordu. Güçlü görünüyordu. Peki ne yapacaktı Nedim? Saniyeler içinde her şey darmadağın olmuştu, Firuze de bunun farkıdaydı. Çok iyi görüyordu her şeyi. E insan sarrafı olmuştu sonuçta. Nedim eve vardı. Bir sigara sardı ve bir içki koydu. Düşünmek istemiyordu. Saatler su gibi geçmiş ve o bunu farketmemişti bile. Telefonu çalmamış, arayan soran olmamış, mesaj bile gelmemişti. Sahi neredeydi Firuze? Çıktı sokağa dükkana doğru yürüdü. Dükkan kapanmıştı. Firuze haber bile vermemişti. Neredeydi? Komşular da kapatmıştı dükkanlarını, kime soracaktı şimdi? Eve döndü gerisin geri. O gece yalnız uyudu Nedim. Sessiz sedasız uyudu. Rüyasında hüngür hüngür ağlıyordu. Tıpkı sabahki gibi. Muazzez geldiğindeki gibi, Firuze onları gördüğündeki gibi, kendisi oradan koşarak uzaklaşırkenki gibi hüngür hüngür ağlıyordu. Uyandığında yanaklarında ıslaklıklar vardı, belli ki sadece rüyayla kalmamıştı. Ritüelini bozmadı. Bir kahve yaptı. Bir sigara sardı. Pencereyi açtı. Sigara çok çabuk bitmişti. Bir tane daha sardı. Bir tane daha. Bir tane. Bir ta… Bir… Duş bile almadan çıktı evden. Dükkana gitti koşar adım. Kapalıydı. Kepenkte bir yazı: “Devren Satılık.” Yan dükkana gitti. Firuze sabah bir emlakçıyla gelmiş. Konuşmuş. Sonra da şehirden ayrılmış…

Deliye döndü Nedim. Nasıl yapabilirdi bunu nasıl? Muazzez’le konuşmamıştı bile, neden böyle yaptı Firuze? Ne vardı ki sanki? Nedim daha olayın ne kadar büyük olduğunu kabullenmemişti belki ama Firuze aynı fikirde değildi. Bu görünenden çok daha büyük ve çok daha hızlı kabullenilmesi gereken bir durumdu. Nitekim Firuze bunu yapmıştı. Emlakçının numarasını aradı hemen. Adam ofise davet etti Nedim’i. Firuze sabahın erken saatinde gidip emlakçının açılmasını beklemişti bir süre. Adamla direkt olarak konuşup devren satılık ilanını yapıştırmıştı. Dükkan zaten onun üzerineydi. Tek bir ricam olacak demişti emlakçıya:


-Bu mektubu Nedim’e verin lütfen. Ha bir de devir işlemlerinden sonra paranın yarısını size gönderdiğim hesap numarasına gönderin. Hesap numarası Nedim’indir. Yarısı da onun hakkıdır.


Nedim boka dönmüş bir şekilde yürümeye başladı sokakları. Vapura bindi. Karşıya geçti. Beşiktaş’a. Sahi n’apıyordu burada? Ne işi vardı? Firuze haklı demek ki diye geçirdi içinden. Kapanmayan o yara, onca zaman sonra hala düşmeyen kabuğun altından ağır bir şekilde kanamaya başlamıştı. Şairler Kahvesi’ne götürdü onu adımları. Oturdu. Bir türk kahvesi söyledi. Mektubu okumaya başladı…


Nedim…


Bilmiyorum nereden başlamam lazım. Bilmiyorum, hayat neden hep insanları yormaktan besleniyor, bundan keyif alıyor. Hayatımın bittiğini, kendimin bittiğimi düşündüğün bir zaman dilimi içerisinde kapkaranlık bir yerden elindeki mum ışığıyla çıkardın beni. Bunun farkında mısın bilmiyorum. Ben çok yaralandım Nedim. Tıpkı senin gibi ben de yaralıydım. Öldürmeyi ilk defa seninle tanışmadan önce düşündüm. Beni üzeni, yoranı, öldüreni ben de öldürmeliyim diye düşündüm. İşte tam da bu zamanda tanıdım seni. Yaşamın atom bombalarıyla tamamen bittiği kalbimde yemyeşil otlar filizlenmeye başladı seninle. Bu hemen olmadı belki ama, onların topraktan çıktığını görebilmek için beklemeye de değerdi. Hani Nazım diyor ya şiirinde; ayağını bastın odama, kırk yıllık beton çayır çimen şimdi diye… Tam da öyle oldu.


Beni sevdin Nedim. Bunu biliyorum. Bunu görüyorum. Ama daha da önemlisi kendini bana sevdirdin. Nefes alan her canlıdan nefret etmeye başlayan ben, seni sevdiğimi görünce kendimden korkmaya başladım. İçimde bir katil, bir cani mi var diye korkup terapiye başladım. Psikoloğum bunun çok normal olduğunu söylese de ben senin kılına zarar vereceğim diye korkup, sana zarar verdiğimi gördüğüm kabuslardan uyandım kaç gece, kan ter içinde sen mışıl mışıl uyurken.


Sonra sana güvenmeye başladım. Aşk sevgi çok kolay yeşerebiliyor insanın içinde bunu biliyorum. Güneş nasıl her gün bir şekilde doğuyorsa, insan da bir şekilde birini seviyor, etkileniyor, aşık oluyor ona… Bir gün değilse ertesi gün birinde içini heyecanlandıran bir şeyler bulabiliyor iyisiyle kötüsüyle. Fakat güven öyle değil Nedim. Güven hem öyle kolay oluşmuyor. Bir kere kaybedilirse de bir daha karşına çıkmıyor. Ya da yıllar alıyor yeniden karşına çıkmasını beklemek. Murat’tan sonra kimseye güvenmemeliydim belki de bilmiyorum, ama bende o güveni yarattın işte. Seviyordum seni ne yapayım? Aktım gittim sana doğru. Ama dün fark ettim ki ne senin benden önceki hikayen bitmiş, ne de benim sana güvenmem gerekirmiş.


Bakma böyle beylik laflar ettiğime. Yine uçsa vadide kelebekler, yine toplansa insanlar ateşin etrafında, ben yine sana yanarım… Ama yanmamalıyım. Senin kalbin pervane gibi başka bir ateşin etrafında uçuyorken, ben sana yanmamalıyım. Kendine iyi bak Nedim.


Uyuşmaya başladı vücudu. Mektubu defalarca okudu. Yaktı sonra ucundan. Yutkunamıyordu. Hızlı adımlarla inmeye başladı Akaretler’i. Vapurla karşıya geçti. Eve yürüdü. Attığı adımları hissetmiyordu. Vücudu hala uyuşuktu. Büyük bir valiz hazırladı. İçine tüm geçmişini tıka basa doldurup ayrıldı oradan. Cebinde telefon, cüzdan, elinde valiz, ardında hatıralarla ayrıldı o şehirden.


***


Kaç yıl oldu İstanbul’u bırakıp da Ankara’ya geleli diye düşündü. Bazen iş için gidiyordu İstanbul’a fakat artık orayla bağını tamamen koparmıştı. Artık kurulu bir düzenin var Nedim diye düşündü kendi kendine. Güzel bir işi, ortalama bir maaşı, iyi anlaştığı arkadaşları ve daha bir çok şey vardı hayatında düzene oturttuğu. Bir konuda kendine güveni tamamen sıfırlanmıştı. Gönül işleri. Duygusal olarak bağ kurmanın kendisine ne kadar zarar verdiğini hayatının her yerinde çok acı tecrübelerle öğrenmişti. Dolayısıyla ilişki konusunu çok da önemsemiyor, karşısına birisi çıkarsa tanıyor, tanışıyor, takılıyor, anlaşamıyorsa da yoluna bakıyordu. Arkadaş grubu Nedim’e nazaran biraz sakin tiplerden oluşuyordu ama hepsi de iyi insanlardı. Arkadaşlıklarına sahip çıkan kötü gün dostlarıydı. Beş arkadaş bir gün bir gezi düzenlediler Ankara’dan Eskişehir’e. E hızlı trenin de tadına bakmak lazımdı değil mi?


Sabah ilk trene bineceklerdi ve erkenden Ankara Gar’ında buluştular. Eski garın yanına yapılan yeni tren garı havalimanını andırıyordu. İlk kez görmüştü yeni garı Nedim de arkadaşları da. Tren garından daha çok alışveriş merkezi kimliği olan bu yapı büyük bir şaşkınlık yaratmıştı. Tadını çıkarmayı ihmal etmediler. Trene bindiklerinde ortalarında masa olan dört kişilik bir bölümde arkadaşlarının, kendinin ise yandaki dört kişilik bölümün cam kenarında yolculuk edeceğini fark etti. Hangi çakal yaptı bunu acaba diye düşündü. Beraber gidecekleri yolda bir tek o aynı masada olamayacaktı. Ne önemi vardı ki? Gülerek eğlenerek oturdular koltuklarına. Arkadaşlarıyla onu ayıran koridor tarafındaki koltuktan başka bir şey değildi. Dostluklarını bölmeye yetmezdi. Sırt çantasını yukarıdaki bölüme yerleştirip yerine oturmak üzereydi ki koridor tarafındaki koltuğun da sahibi geldi. Sabahın ilk saatlerinde kızın saçlarıyla aydınlandı bütün vagon. Raylar ışıl ışıl oldu. Hafif bir tebessüm ve baş selamıyla iyi yolculuklar dilediler birbirlerine. Kız bir kitap çıkardı. Nedim daha önce okumuştu onu ama sanki kapağı değişmişti. Gözü takıldı. Sonra kız Nedim’e baktı soru sorar gibi. Nedim kulaklıklarını çıkarıp,


-Sanki ben bunu daha önce okumuştum ama kapağı böyle değildi.

-Ya. Bu yeni basım sanırım. Dedi.


Sanırım diye geçirdi içinden Nedim. Sonra play’e bastı telefonundan. Kız da ben de bunu canlı dinlemiştim dedi telefondaki şarkıyı görünce. Nedim şaşırdı. O zaman size güzel bir haber vereyim dedi kız. Bu gece Eskişehir’de çalıyorlar. Nedim’in gözleri fal taşı gibi açıldı. Nasıl kaçırmıştı bunu. Keşke bilet alsam diye içinden geçirdi yüzünü buruşturup. İki kişilik biletim var. Arkadaşım ekti beni dedi zeytin gözlü kız. Bu arada ben Nedim. Ben de Yeşim dedi kız. İkisi de memnun oldular.


Yol boyunca arkadaşlarının attığı laflara Nedim’in kısa cevaplar vermesiyle bölünen sohbet koyulaştıkça koyulaştı. Onlara nerede ne yenilir, ne içilir küçük tavsiyeler verdi Yeşim. Bir kaç yıldır orada yaşıyordu ve en nihayetinde şehri iyi bilen bir rehber olmuştu. Yeşim’in tavsiyesini dinleyeceklerdi. Eskişehir’e vardıklarında numaralarını verdiler birbirlerine akşam konsere beraber gireceklerdi. Yeşim sağ olsun. Bütün gün şehri bir uçtan bir uca gezdiler. Araç kiralamamışlardı. Tren garının karşısındaki ara sokaklardan birinde bir bisikletçi buldular. Bisiklet kiraladılar. Beş tane koskoca adam çocuklar gibi mutluydular. Belki de çocukluklarında sahip olamadıkları her şeyi o an elde etmişlerdi. Arkadaşları Nedim’in konsere gitmeyeceğini düşünmüşlerdi. Nedim de onları akşam konsere gidip bir gece kalıp ertesi gün gitmeye ikna etmeye çalışıyordu. Ertesi gün herkesin işi gücü vardı. Kimse bu fikre yanaşmadı. Ama onun kalmak istemesini de anlayışla karşıladılar tabi. Herkes gitti. Nedim kaldı. Çocukları tren garından uğurladıktan sonra telefonu çaldı. Arayan Yeşim’di. Kahve sever misin diye sordu Nedim’e. Nedim’in boğazı düğümlendi önce, bir zamanlar kahve dükkanım vardı, sevdiğim bir kadın vardı, hayatımın içine sıçıldı diyemedi tabi. Severim dedi. Çok küçük ama aşırı tatlı buldu gittikleri kahveciyi. Zeminden tavana kadar kitaplıklar, o kitaplıklarda çok güzel kitaplar vardı. Gece biraz içeceklerdi, öncesinde bir kahve verilmiş en doğru karardı kesinlikle. İkinci kahveleri bittiğinde konserin başlamasına çok az bir zaman kaldığını fark edip apar topar mekanın yolunu tuttular. Ellerinde içkileri, karşılarında dinlemeyi en sevdikleri adam, toprağı yağmura Nedim’i Yeşim’e aşık etmişti. Yeni bir hayat yaşamak için çok yaşlıyım diye düşündü Nedim. Gücü yoktu. Artık sadece nefes alıp vererek zamanı geçirmek ve son bölümde prensesi kurtarmaya kalkmadan ejderhaya teslim olmak istiyordu. Çocukluğu, ilk gençliği, ergenliği, hepsi gözünün önünden geçti uzun uzun. Acıları, ayrılıkları, kavgaları, göz yaşları, kahkahaları bir bir birikti şişenin en dibinde.


Bir kadın gelir ve değiştirmeye çalışır mıydı onu, yoksa kabul eder miydi her şeyiyle, bilmiyordu. Alıştırmıştı artık hayat onu hiç bilmediği bir şehirde hiç bilmediği bir kadınla tanıştırmaya. Ama buna mecali yoktu artık biliyordu.


Bir anda çıktı mekandan. Bilmediği sokakları yürümeye başladı elinde bira şişesiyle. Bir paket aldı tekel bayiinden, sigara yaktı. Yine uyuşmuştu vücudu. Yıllar önceki gibi. Ara sokaklara daldı oturacak bir yer bulabilmek için. Telefonu çalıyordu. Arayan Yeşim’di. Sokağın sonuna geldi. Çıkmazdı. Demek yalnız yolu sevmişim diye düşündü. Bir duvarın dibine çöktü. Dededen yadigar Kırıkkale’sini çıkardı. Tetiği çekti.






Comments


bottom of page